Duygu nedir? His nedir? Peki ya Sezgi..?/Belma Öcal, PCC

”Görüşünüz ancak yüreğinize baktığınızda berraklaşır. Dışa bakan düş görür, içe bakan uyanır.”

Carl Gustav JUNG

 

Doğduğumuz andan itibaren bize hep nasıl insan olacağımız öğretilir. Nasıl iyi çocuk olacaksın? Nasıl başarılı öğrenci olunur? İş hayatında başarılı olmak için neler yapacaksın? Nasıl iyi bir eş olacaksın? Nasıl iyi ebeveyn olunur? Ve daha birçok ‘’nasıl olacağımız’’ anlatılır. Önce, ilk ortamımız olan aile yapımıza göre davranışlar şekillenir. O ortamda öğrendiğimiz davranış kalıplarını benimseriz. Sonra diğer ortamlarda gözlemlediğimiz, duyduğumuz veya örnek aldığımız rol modellerimizin davranışları bize rehber olur. Ne yazık ki tüm bunların hepsi kural barındıran kalıplar yani zihinsel kurgular. Yani sol beynin işi ve ‘’-meli –malı’’lardır. Peki ya, duygu ve hisler nerede? Hiç ‘’ne hissediyorsun, ne istiyorsun’’ diye sorulmaz. Hatta duygular konuşulmaz ki… Bırakın konuşmayı birçok kişi duygularını dahi tanımlamayı bilemiyor. Çünkü çok uzak, hiç oraya bakmamış ki. Söylendiğinde de’’aaa… ben duygusal biriyim’’ der! İşte bu, her şeyin karıştığı nokta.

Bize kim olacağımız anlatılıp kalıplar çizilirken, biz seçimlerimizi duygularımıza göre yaparız aslında. İstiyorum, istemiyorum, seviyorum, kızdım vs.  ‘’İyi çocuğun’’ kızmaya hakkı yok mu? ‘’Başarılı iş insanının’’ çizgi altına düşmeye hakkı yok mu? Ani tepkisinden dolayı kariyerini kaybedeni hiç mi duymadınız?

Hepimiz olaylar karşısında bir takım tepkiler veririz. Tepkileri belirleyen olaylardan nasıl etkilendiğimiz ve o konu ile ilgili hangi duyguyu beslediğimiz ile alakalıdır. Ya daha önceki deneyimlerimizden ya da değer verdiğimiz birisinden duyduklarımızı kendimize strateji olarak belirler, otomatik tepki olarak gerçekleştiririz. Yani her ne kadar bize nasıl insan olacağımızın çerçevesi çizilmiş olsa da, seçimlerimizi yaptırtan duygularımızdır. İşte bu nedenle aynı olaya farklı kişiler farklı tepkiler verebiliyor. Otomatik tepki vermeden önce, durumun size ne hissettirdiğine bir bakarsanız o an duygunuzu anlarsınız ve bunun tamamen bakış açınızla ilgili, sizi tetikleyen bir düşünce veya inançtan geldiğini bulacaksınız. Bu duygu sizinle alakalı aslında. Sonrasında nasıl tepki vereceğiniz size bağlı, sonucunu kabul edebiliyorsanız ve size, yaşamınıza fayda sağlıyorsa yapın.

Duygularımızı çok analiz etmediğimizden kaç çeşit duygu olduğundan bile haberdar olamayabiliriz. Ya da duygumuzu doğru tanımlayamıyor olabiliriz. Bunca yıl nasıl bir insan olacağına kafa yormaktan farkına bile varamamış olmak çok normal. Olumlu ve olumsuz diye gruplandırabiliriz; sevgi, huzur, keyif, neşe, coşku, heyecan, sakin, öfke, korku, kaygı, endişe, gergin, çaresiz, sıkıntı… Peki ya his nedir? Hisler, duygularımızın bedene yansımasıdır. Gevşemek, kuş gibi hafiflemek, daralmışlık, bütün vücudun kasılmış olması, ter boşalma hali, eli ayağının titremesi, göğsün daralması… gibi tanımlar içerisinde bulunduğumuz durumla alakalı vücudumuzun verdiği tepkilerdir. Ve çoğu zaman bunları görmezden geliriz. Çünkü yapacağımız eylemlere odaklanmışızdır! Diğer taraftan bedenimizin bunları defalarca yaşamaya maruz kaldığının sonuçlarını da düşünemeyiz. İşte bir takım hastalıkların davetiyesi de böyle çıkmıyor mu?

Sezgiler ise çok farklı değerlendirilmeli. Sezgileri, tanımlayamadığımız, nereden geldiğini bilmediğimiz hisler olarak ifade ederiz. Oysa sezgiler bizim, ne dış dünya için şekillendirdiğimiz kimliğimizle ne de durumlar karşısındaki etkilenmelerimizle alakalı değildir. Yani sol beyin kurgusu ve duygulardan bağımsızdır. Kalbimizden, özümüzden gelir. Nasıl duyguları ve hisleri tanımlamakta zorlanıyorsak ki odaklanmadığımız için bilmememiz çok normal. Çok derinden gelmesi ve yıllarca dinlememmiş olmanın sonucu sezgileri algılamak birazcık fazla çaba gerektirir. Aşama, aşama çalışmak ve kendine hoş görülü olup zaman tanımak gerekli. Önce duygular tanımlanacak, hangi sebeple bu duygu yaşandığına bakılacak, kısıtlayıcı bir inanç varsa çalışılacak, hisler tanımlanacak… Yani önce dış temizlik şart. Kendisinin farkında olan, ne hissettiğini ve ne hissetmek istediğini bilen bir insan olmak ve davranışlarının sorumluluğunu alan biri olmak. Evet, kolay değil kişinin özünü keşfetmesi. Yargılamadan, eleştirmeden, yaşamının sorumluluğunu alması… Dış sesleri kısınca iç sesi duymak mümkünleşiyor, sezgileri sağlıklı algılamak kolaylaşıyor. Ve her seferinde sormak ‘’bu benim egomdan mı geliyor yoksa özümden mi?’’

Aaa… Başta söylediğim, hani sorulduğunda ‘’ben zaten duygusalım’’ diyenler var ya, onlara bir mesajım var, bence kendilerini bir analiz etsinler derim. Bahsettiklerim çerçevesinden kendilerine bir baksınlar, ‘’duygular mı onları yönetiyor, yoksa onlar mı duygularını seçiyor?’’

 

PCC Belma Öcal

Kişisel Liderlik Uzmanı, Bütünsel Gelişim Koçu, Eğitmen