Z Kuşağının Ebeveyni Olmak

Prof. Dr. Bengi Semerci 25 Mayıs 2013 tarihli Sabah Gazetesi’ndeki bir yazısında etrafındaki kişilere “Çocuklara yardım etmek, dediğimde ilk aklınıza gelen nedir?” diye sorduğunda en çok aldığı iki yanıtın ”giyinmek, yemek yemek, banyo yapmak, oyuncaklarını toplamak, ders yapmak” gibi kendi yapmaları gereken işleri onların yerine yapmak ve “maddi sorunu olan çocuklara para, burs, yemek, üst baş gibi desteklerde bulunmak” olduğunu ifade ediyor ve “Çocuklara yardım etmek bu kadar basit mi? Çocukların kendilerinin yapmaları gereken işlerini onların yerine yapmak her şeyden önce, çocuğun gelişimini engelleyici olacaktır. Becerilerini geliştirme şansı bulamayan çocuk, nasıl beceri geliştirebileceğini de öğrenemeyecektir. Bunun yanı sıra kendi sorumluluklarını alamayacak, hatta bir sorumluluğu olduğunu bile fark edemeyecektir” diye devam ediyor.

 Prof. Dr. Bengi Semerci’yi bu konuda destekleyen çok güzel bir öykü var:

Bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturduğu otlardan birinin dalında, küçük bir kozanın varlığını fark etti. Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi. Adam, bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi.

 Dakikalar dakikaları kovaladı, saatler geçmeye başladı, ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. Sanki, kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü. Sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da, artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona.

Bu yüzden, kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi: cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı. Böylece, bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu. Adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.

Ama bunlardan hiçbiri olmadı. Kelebek, hayatının geri kalanını, kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de, asla uçamadı. Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için gereken çabanın, kelebeğin bedenindeki sıvıyı kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu. Bu gerçeği öğrendiğinde, hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti: Bazen, hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey, çabalardır.

 Yardım etmek, iyilik yapmak, kültürümüzün özünde var ve biz de yardım etmeyi seviyoruz sanırım. Kavramsal olarak irdelendiğinde, yardım etmek iyi durumda olan birinin başka birine zor döneminde ihtiyacı olan kaynağı sunmasıdır. Bir eşitsizlik vardır yardım etme olgusunda. Yardım eden güçlü, yardım alan güçsüzdür. Bu durum daha sonra muhasebeye de dönebilir. Yardım eden geleceğine yatırım yapmış, yardım alan da duygusal olarak borçlanmış olabilir.

 Şık olanı yardımlaşmak ya da dayanışmaktır. “Ben ona yardım ediyorum” yerine “Biz dayanışıyoruz ya da paylaşıyoruz.” ifadesi, insanı bir anda ben ötesi kimliğine taşır. Bu kavramlarda, insanların ihtiyaç duydukları tüm kaynaklara sahip oldukları, durumsal yoksunluklar olabileceği, bu anlarda da dayanıştıkları ya da yardımlaştıkları anlamı vardır. Eşitlik vardır. Ego ya da duygusal borçlanma durumu yoktur. Yardım etme olgusunun abartıldığı alanların başında çocuklarımız gelmektedir. Ebeveyn olarak çocuklarımız kaç yaşına gelirlerse gelsinler hep yardım ederiz. Bu davranışı oluşturan düşüncenin köklerinde çocuğumuzu kendimize bağlamak yatıyor olabilir. Hayatımızı adadığımız çocuklarımız bizi ihmal ettiklerinde “senin için saçımı süpürge ettim, yemedim yedirdim, giymedim giydirdim, şu yaptığına bak, nankör!” diye sitemlerde bulunuruz. Çocuğumuz da bize, “yapmasaydın, ben mi istedim bunu yapmanı?” diye karşılık verecek ve boşa yapılan yatırımlara hayıflanarak kurban hissedeceğiz kendimizi. Sitemlerimizi derin dinlediğimizde “Sen bana borçlusun” düşüncesini fark edebiliriz.

 Durumu daha derin sorguladığımızda zihniyetimizdeki iki ucu fark ederiz: Görev anlayışı ve sorumluluk anlayışı… Görev zorunluluktan doğan bir durumdur. Sorumluluk ise isteyerek üstlenilen bir durum. Bu sitemleri yaptığımızda hangi anlayışla yönlendirildiğimiz ortadadır. Bir ebeveyn olarak çocuğumuzu gelecek sigortası görmediğimizde, yaptığımız her şeyi sorumluluk duygusuyla yaptığımızda yetiştirdiğimiz çocuklar da daha sağlıklı olacaktır.

 Günümüzde teknolojinin içine doğmuş, özgürlüklerine düşkün, yaratıcı, potansiyeli yüksek ve dokunsal bir Z kuşağı var. Bu çocuklar ebeveyn çocuk ilişkisinden ziyade birey olarak kabul edilmek istiyor. Günümüzdeki hızlı değişimlere kolay adapte olabilen, hareketli, sezgileri güçlü, kavramsal zekâ düzeyi gelişmiş farklı bir kuşak. Bu kuşağın potansiyelinden yararlanmak, daha az ebeveyn ve daha çok koç yaklaşımı sergilememize bağlı. Onları yönlendirme yerine ne istediklerini fark ettirmek ve koşulsuz sevgiyle, yargılamadan, onurunu incitmeden onları kalp gözüyle dinlemek biricik varlıklarımıza yapacağımız en iyi destektir.

 2013 ICF Koçluk Konferansı’nda bir konuşmacı, “Koçlar olarak kimseye ilham vermeyin, insanlardan ilham alın” demişti. Beni çok etkileyen bu sözü ebeveynlerle paylaşmak istiyorum:

Çocuğunuzun özgüvenini, özsaygısını ve öz değerini artırmak, yaşam becerilerini geliştirmek ve kendini gerçekleştirmesini istiyorsanız onlardan ilham almayı öğrenin. Nasıl mı? Ebeveyn Koçluğu, bu konuda yolunuzu aydınlatacaktır.

 Hatice Yıldıran

MBA, Profesyonel Koç, Koçluk Eğitmeni