Mutluluk / Muazzez Ağca

Bugün St. Clements Üniversitesi’ nin yayınladığı “Mutlu Olmanın Yolları” adlı kitabı okurken, şu beş satıra takılıp kaldım:

Mutluluk, olması gerekene değil, olana odaklanmaktır.

Mutluluk, var olan yaşam içindeki olumlu yönleri görmektir.

Mutluluk, çalışmak ve sevmektir.

Mutluluk kendin olabilmektir, maskesiz ve rolsüz.

Mutluluk, kendini bir yere ait hissetmektir.

Altını kalınca çizdiğim bu satırlar beni yıllar öncesine götürdü.

Yıl 2010, aylardan Temmuz. Yer: Avignon, Provence, Fransa. Üç arkadaşımla bir tatile çıkmıştım. Bir dönem papalığın da merkezi olan bu şirin ve masalsı şehirde, şans eseri, hem Tour de France adında Fransa’nın dünyaca ünlü bisiklet turunun, hem de dünyanın her yerinden geniş katılım alan bir tiyatro festivalinin ortasına düşmüştük. Seyahate çıkmadan önce seyahatimizi ayarlayan seyahat acentası, zar zor bir otelde yer bulduğuna dair bir şeyler söylemişti ama biz, gitme heyecanından mıdır nedir, dinlememiştik bile. Tek amacımız, yoğun iş temposundan bir haftalığına da olsa sıyrılıp, çok merak ettiğimiz bu yerin insanlarını ve yaşamını keşfetmekti.

Tatil zamanı gelip Avignon’a vardığımızda, tren istasyonundan bindiğimiz taksiye otelimizin adresini verdik ve etrafı seyretmeye koyulduk. Taksinin içinden bile hissettiğim; cıvıl cıvıl, farklı renk ve dilden olan bir sürü insandan yayılan inanılmaz yüksek bir enerji vardı etrafta. İnanılmazdı, içine çekiyordu insanı, çok etkileyiciydi.

Kendimi içinde kaybettiğim bu görüntü yavaşca kayboldu ve şimdi, otobandaydık. O cıvıl cıvıl şehrin bu kadar uzağına düşmek, bizim seyahatlerde alıştığımız standartlara hiç uymamıştı. Yarım saat sonra otele vardık. Etrafta outletler, araba tamir atölyeleri, depolar… Endişeli düşünceler, soru işaretleri kafamızı doldurmaya başladı. Sen şimdi kalk her gün şehre otuz kırk kilometre yol git; he gittin, bunun bir de dönüşü var. Bir arkadaşım uzak bir köşeye çekilip internetten başka bir otel bakmaya koyuldu. Şehrin bu kadar dışında kalınmazdı! Ama nafile, dinlemediğimiz seyahat acentamızın da dediği gibi, tek boş oda yoktu şehirde. Durum bu; biz de lobide üç arkadaş, yüzümüzden düşen bin parça, oturuyoruz. Burnumuzdan soluyarak durumu hazmetmeye çalışıyoruz.

Tam o sırada resepsiyon bölümünde bir hareketlenme oldu. Sesleri algılamaya çalışıyorduk, kulağımızı kabartınca neşeli sesler, gülüşmeler ve kahkahaların yükseldiğini duyduk. Gün gibi aklımda, resepsiyonda tek bir müşteri bile yoktu, sadece resepsiyon görevlileri… Çok şaşırmıştım. Neydi bu neşeli konuşmalar, gülüşmeler?

Sonradan öğrendik ki, vardiya değişim saatiymiş.

Oysa ki ben azcık fransızcamla konuşulanları anlamaya çalışıyordum. Dün akşamdan bahsediyordu birisi, diğeri arkadaşlarıyla gittiği yemekten. Vardiyası bitenlerle başlayacak olanlar birbirlerine sarılıyorlardı. Birbirlerine geçirdikleri o heyecanlarını hala hissederim. Yıllar sonra, sarılmaları gözümün önünden hiç gitmedi, kahkahaları kulaklarımda asılı kaldı.

Bu sahneyi benim için sıradışı yapanın ne olduğunu enine boyuna düşünür oldum koçluk yolculuğuma başladığımdan bu yana. Şu soruların cevabını aradım: Neydi her gün yeniden karşılaşmalarını kutlamaya dönüştürecek? Niye biz işyerlerimizde her gün böyle gülemiyor, sarılamıyor, elimizde olan başarılarımızı bir kutlamaya dönüştüremiyorduk?

Yanıtı aslında hiç de o kadar zor değildi, ve bugün altını çizdiğim o beş satırda saklıydı.

Biz o otelin resepsiyonunda olana değil, olması gerekene odaklanmanın yarattığı hayal kırıklığını yaşarken, tanıklık etme şansı bulduğum vardiya değişimini yapan görevlilerin yüzlerindeki, seslerindeki, bedenlerindeki o mutluluk, tam da bu satırları kanıtlar nitelikteydi: O anda orda sahip olduklarına odaklanan, kendileri gibi olan, çalışan, seven, kendini oraya ait hisseden ve yaşamdaki olumlu yönleri gören insanlardı onlar.

Koçluk yolculuğumda bireysel ve kurumsal deneyimlerinden sürekli olarak faydalanmayı hedefleyen bir koç olarak, bu hikayenin ışığında kendime edindiğim misyon şu: Hangi sektörde çalışır ve hangi işi yaparsa yapsın çalışan insanlara, içlerinde hali hazırda var olan mutlu olma potansiyellerini gerçeğe dönüştürmeleri için bir el uzatmak, ve onlar kendilerine neşeli sarılmalar ve kahkalarla dolu işyerleri yaratırken, uzattığım elle bu yolculuklarında onların yanında durmak.

Mutlulukla,

Muazzez Ağca

 

Yazar:  Muazzez AĞCA – Profesyonel Koç

1965 yılında Giresun’da dünyaya geldim. Kadıköy Anadolu Lisesi’nde başladığım ortaokul-lise eğitimimi  Bursa Anadolu Lisesi’nde tamamladım.

Marmara Üniversitesi-Kamu Yönetimi ve  ardından İstanbul Üniversitesi –İşletme İktisadı Enstitüsü’nde, International Management-MBA yüksek lisansımı tamamladım.

İş yaşamıma Sigortacılık sektöründe başladım. Pazarlama, teknik, hasar, tahsilat, dağıtım kanalları departmanları başta olamak üzere farklı departmanlarda çalıştım ve yöneticilik yaptım.  Şirketin yeniden yapılanma ve sektörün en büyük şirketlerinde biri olma sürecinde,  beyin takımında yer almak, bu başarıya imza atanlardan biri olmak çok geliştirici, anlamlı deneyimler kattı bana.  2013 Şubat ayında, kişisel gelişim yolculuğumda kendimi gerçekleştirmek ve farklı iş deneyimlerine izin vermek niyetiyle, Sigortacılık kariyerimi  bıraktım.

2013 yılından bu yana  kişisel gelişim konularında derinlik kazanırken bir yandan da CEO Danışmanlığı yaptım,Üniversite’de Satış Stratejileri-Teknikleri dersleri verdim.

İnsanlara iyi gelecek, farkındalık yaratacak, bütüne faydası olan bir iş yapma arayışım beni  ID Coaching’le buluşturdu. Bütünsel Koçluk Eğitimlerini tamamlayarak Profesyonel Koç’luk yapmaya başladım.

Koçluğun değdiği yaşamlardaki dönüşümü  deneyimlemeniz dileğiyle….

Sevgiyle, bütünlükle kalın…