KOÇLUK: Kendi Ağırlığınla Çalışmak / Zeynep Balaban

Gelişim koçluğu, sporda “vücudun kendi ağırlığı ile çalışması” gibidir.

Herkese tavsiye edilen günde 20 dakikalık bir yürüyüş nasıl dönüştürür bedenimizi.

Vücut, kendi ağırlığıyla yaptığı pratikler ile dirilir: kendini bırakmış miskin bölgeler canlanır, kaslar kendilerini hatırlar, vücudun bütünü, sahip olduğu enerjiyi kendi kaynağı ile ortaya çıkarır. Gücünü hatırlamak için vücudun hiçbir ekstra ağırlığa ihtiyaç yoktur. O kendi içinde zaten mükemmeldir.

Peki hiç bedenini, zihnin, kalbin ve ruhunla birlikte çıkarıyor musun yürüyüşe? Sadece şekil olarak değil, “bütününde” forma girmek için? 

Koçluk, kişinin kendi ağırlıkları ile yaptığı bir spor gibidir: koçluk alan, kendi düşünceleri, duyguları, davranışları ve değerleri ile çalışarak forma girer. Kişi var olan potansiyelini açığa çıkartır.

Koçlukta attığın veya atmaktan uzun zaman önce vazgeçtiğin adımlarının arkasında duran düşüncelerini yeniden canlandırırsın. Zihnindeki taşları ortaya dökersin. Çoğunlukla kendinle ilgili “engel” inançların, senin dışarıdan alıp oluşturduklarındır; belki yıllar önce çocukluktaki bir senaryodan bugünkü sahnelerine otomatik olarak eklediğin veya daha geçen sene yaşadığın bir olaydan ödünç aldığın: koçun güçlü sorularıyla artık şimdiki “sen”e ait olmadıklarını fark edersin.

Zihnindeki taşları bir kere döktün mü ortaya, yürüyüşünü yaparken ayağına nasıl da takıldıklarını anlarsın. O taşları bir bir kenara koymaya başlarsın.

Bunu yaparken, kendi yolunu kendin açarsın.

Sana aitmiş gibi hissettiğin düşünce ve inançların, yıllardır kalbindeki çuvalda duygusal yükler biriktirmiştir. Fazla olduklarını anlarsın.

Kalbinde hissettiğin “değersizlik hissinin” bir ağırlığı yoktur artık. (Sen hiçbir zaman değersiz olmadın ki). Geçmişte aldığın birkaç kırık not, seni reddeden birkaç kadın, toplantıda yaptığın birkaç gaf, kaçırdığın birkaç yüzdelik satış, müdürünün yüzündeki birkaç saniyelik hayal kırıklığının, sana, değerinden hiçbir şey götürmediğini hatırlatır.

İthal ettiğin korkular yerini güven, cesaret, değer hislerine bırakır. Bunlar en başında sende olan, kendi kaynaklarındır. Anında enerjiye çevrilirler.

Sırtın biraz daha dikleşir bunları fark edince. Omuzlar rahatlar. Başın biraz daha kalkar; artık baktığın ayakların değil, önünde uzanan keyif dolu yoldur. Adımların sürünmemeye başlar yere.

Sonra yürürken, aslında nereye yürümek istediğin gelir aklına: Kendi ruhunun “değerleri”: Nereye yürüdüğün ve niçin yürüdüğün? Niye en başında bu patikaya çıktığın?

Heyecan için mi?

Güven miydi hep aradığın?

Sevgiye doğru mu çıkıyor tüm patikaların özünde?

Samimiyet mi duymak istediğin çevrendeki seslerde?

Bunları hatırlarsın: Nedir seni yola çıkaran?

Gününün çoğunu “çalışkan bir öğrenci” olarak geçirmek zorunda olduğun okulda, nedir pencereden dışarı attığın meraklı bakışlarında sorduğun? İçindeki küçük çocukla el ele? (Ve öğretmenine göstermekten sakındığın?)

Sabahtan akşama kadar gününün tamamını geçirdiğin ve herkesin kalbindeki çuvalda taşıdığı “profesyonelliğin”, ağırlığına oranla prim yaptığı ofisindeki masanda, nedir hayalini kurduğun? İçindeki amatör ruhla el ele? (Ve kimsenin görmemesi için saklamaya çalıştığın, o ciddi bakışlarının altında?)

Yürüyüşün bu kısmında, hızlanan adımların yanı sıra hem kendi bütününün hem de o zamana kadar “öteki” gördüğün her şey ile bütün olmanın keyfine varırsın…

O zamana kadar dikkat etmediğin ağaçların üzerinde yine dikkat etmediğin kuşların sesini duymaya başlarsın (Kornaların yerine). Merak edersin hangi ağaçtan öttüklerini. Havanın mis gibi taze kokusu gelir burnuna (Egzozların arasından). Bir nefes alırsın. Gündüz vakti kendini sana göstermek için can atan Ay’ın Güneş’ten ışık alan kısmına, sanki onu ilk kez görmüş gibi bakarsın.

Hatta gözlerini kapatmaya bile cesaret edersin yürürken güneşin sıcaklığını üzerinde hissederek. Cesaret edersin. Uzun süredir hiç etmediğin kadar.

Güven hissi ile kendini “Bütün”e, kendin dışındaki “diğer her şeye” bırakırsın. Ben değil, BİZ olduğunu hissedersin. O güne kadar “diğer” dediğin, kocaman bir “Değer” e dönüşür.

Kendi ağırlıklarınla, kendi öz kaynaklarınla çalışırsın koçlukta. Geçmişten, başkalarının senden beklentilerinden, dışarı göstermek istediğin, belki de aslında hiç sahip olmak istemediğin “imajından” gelen fazlalıklardan kurtulursun.

Seni sen yapan, hep orada duran ve keşfedilmeyi bekleyen kaslarını, “potansiyelini” harekete geçirirsin (Performansın ne olursa olsun).

Ruhunu, zihnini, kalbini ve hareketlerini birbiri ile uyumlayarak.

Ve kendi patikanı yaratırsın.

Adımların yalnızca senin ritminde akar. İster yavaşlarsın, istersen hızlandırırsın onları.

Artık başın diktir. Bedenin hafif. Kendini fark ettikçe, bütününü fark edersin.

Kendi içindeki bütününü…

Ve kendi bütününle birlikte geriye kalan her şey ile nasıl bütün olabildiğini tekrar hatırlarsın: 

Tıpkı kendi yürüyüşüne başladığın o ilk günde olduğu gibi.

Sevgilerimle,

 

Yazar: Zeynep BALABAN – Profesyonel Koç

1976 yılında İzmir’de doğdum.

Galatasaray Üniversitesi’nde İletişim Fakültesi mezunu olduktan sonra Sorbonne Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve İletişimi bölümünde Master yaptım.

Bir süre mezun olduğum alanlarda çalıştıktan sonra Tasarım eğitimi alarak Moda ve Grafik Tasarımcısı oldum ve yaklaşık bir yıldır sadece özel projelerde yer alıyorum.

Profesyonel öğrenci olarak baktığım hayatımın bu döneminde, ID Coaching ile tanıştım ve Bütünsel Yaşam Koçluğu eğitimimi de tamamlayarak Profesyonel Koçluk yapmaya başladım.

Hayatımdaki herkesten ve her şeyden öğrenmeye devam ediyorum.